|
Mutlu Evli Çiftler
Mutlu evli çift vardır. Biz mutluyuz. Beş
yıla geliyoruz, ve evli ve çocuklu olanlar
bilirler, birinci ve sonra ikinci çocuk
bunalımlarını da aştık ve gün geçtikçe
birbirimizi daha çok seviyoruz. Kritik olan ve
burada tartışmak istediğim şu: Sadece
birbirimizi daha çok seviyor olmamız bizi mutlu
tutmaya yetmez ve ikimiz de bunu biliyoruz.
Öncelikle şunu kabul etmek lazım. İnsanlar
yanlış insanlarla evleniyorlar. Çünkü evliliğin
gerçekte ne olup olmadığı konusunda,
kendilerinin ve müstakbel eşlerinin gerçek bir
evlilikte nasıl roller benimseyecekleri
konusunda bir fikirleri yok. İkincisi, çoğu
yalnız başlarına bir süre yaşamadıkları için,
ailelerinin empoze ettiği değerler bütünüyle,
kendi değerler sistemlerini oluşturmadan
evleniyorlar.Yani henüz birey olmadan,
bireylik hak ve kimliklerinin sınırlarını
keşfetmeden, “aslında” kim olduklarını
öğrenmeden, neyin onlar için vazgeçilmez, neyin
uzlaşılabilir olduğunu bilmeden. Üçüncüsü, karşı
cinsi yeterince tanımadan evleniyorlar.
Bahsettiğim tanımak karşı cinste hangi
özellikleri istediğini bilmek değil, hangi
özellikleri istemediğini bilmek. Yani en azından
bir kaç ciddi ilişki sonrası, partnerlerini
neden “artık” beğenmediklerini, neden “o insan”
olmadıklarını fark etmek, ve sonraki ilişkilerde
bu dersleri unutmamak. Dördüncüsü, insanlarla
değil, imajlarla evleniyorlar.
Gece uyandıklarında, uyurken bir bebeğe
benzeyen ve bu yüzden yanağını okşayıp üstünü
örtmek isteyecekleri biriyle değil, ulaşılmaz
bir ciddiyetle “cool” ve mesafeli duranlarla.
Sevdikleri değil, toplumun saydığı insanlarla.
Konuşacakları değil, sevişecekleri insanla. Daha
da ilginci, son yıllarda, fiziği güzel olanla
değil, imajı parlak olanla. Nedensiz, nasılsız,
sadece kim, ne zaman ve nerede sorularıyla.
Aslında bu kimsenin suçu değil. Maalesef,
gördüğümüz evlilikler genelde mutsuz oldukları
için, bu konuda “bir şeylerin yapılabileceğini”,
evliliklerin çabayla daha iyi, terim size garip
gelebilir ama, daha başarılı bir hale
getirilebileceğini bilmiyoruz. Zannediyoruz ki,
evlenmeyi düşündüğümüz insan bir piyango bileti,
büyük ikramiye de çıkabilir, “gelecek sefere”
umut da bağlanabilir. Kişisel tasarruf yok,
herşey külli iradenin kapsamında. Ama öyle
değil. Seçim tabii çok önemli, ama aslolan sizin
vereceğiniz emek. Bence her şey geçtiğimiz
yıllarda, Gülriz Sururi’nin programına çıkan
Güneri Civaoğlu’nun söylediği bir cümlede saklı:
“Karım bana kendisini sevmem için her gün yeni
nedenler veriyor.”
Bütün ilişkiler bir süre sonra, insanın
doğasındaki bencillik yüzünden yıpranıyor. Bütün
sevgiler eskiyor. Kısır döngüler ilişkiyi
yeniden üretme yeteneklerini iğdiş ediyor.
Elindeki asgariler insanın aç doğasına hiç
yetmiyor. Bunun nedeni şartlandığımız ve
bilmeden belki de dini ve ahlaki değerlerden
bile daha sofu ve kayıtsız ve şartsız
benimsediğimiz “terazi” kavramı. Yani
aldığımızla verdiğimizin dengesi. “Almadan
vermek Allah’a mahsus” gibi şartlanmalar.
Terazide gözünüz hep karşı tarafın kefesinin
sizin kefenize göre ne kadar dolu olduğunda.
Burada da kalmıyor bu tıkanma. Bir süre sonra
aldığınız ve verdiğinizin dengesi de önemini
yitiriyor ve “önce almak, sonra vermek”
şartlanması ve bitiş başlıyor.
Evlilik, belki unutanlar vardır, kuruluşu ve
tasfiyesi açısından, hatta günlük işleyişin ve
üye ya da ortakların arasındaki ilişkilerin
kanunlarla düzenlenmesi nedeniyle, şirketler,
dernekler, teşkilatlara çok benzeyen gibi bir
kurum. Ortak çıkar ve amaçların olduğu, bunlara
ulaşmanın ortak metotlarla denendiği bir
işbirliği. Saint-Exupery’nin tarif ettiği aşk
kavramına paralel, “aşkın göz göze bakmak değil,
birlikte aynı yöne bakmak olduğu” bir ilişki.
Ortak amaç, Dali ve Gala’da olduğu gibi bir
dahinin desteklenmesi de olabilir, ikisi de
memur çocuğu olan genç profesyonel bir çiftin ya
da bunlardan birinin sınıf atlaması da. Ortak
çıkar, evliliklerinin başarısız olduğunu
kimsenin kolay kolay iddia edemeyeceği hanım
politikacımız ve iş adamı eşi gibi şahsi
servetlerini arttırmak da olabilir, pazar
magazinlerinde ve sosyete dergilerinde
gördüğümüz çiftlerin, “cemiyet hayatında”
görünerek yarattıkları ekonomik ya da cinsel
potansiyel de.
Bu ortak amaç ve çıkarları, ve bunlara
ulaşılacak yol planını eğer tarafların ikisi de
benimsiyorsa, o evlilik başarılı bir evliliktir.
Başarılı evliliklerin mutlu olması şart
değildir. Ve genelde, eşler, bazen mutlu
olmasalar da, istediklerine kavuştukları için
başarılı evliliklerden şikayet etmezler.
Mutluluk ise üzerinde bir çok filozofun fikir
yürüttükleri bir kavram. Bence evliliğe en
uygunu, bir önceki paragrafla uyum da sağlaması
nedeniyle, “başarı istediğini elde etmektir,
mutluluk elde ettiğini istemeye devam etmek”
tanımı. Elde ettiğinizi istemeye devam ediyor
musunuz? O zaman mutlusunuz. Artık istemiyor
musunuz, pekiyi o zaman istemeye devam etmek
için ne yaptınız? Kritik nokta Civaoğlu’nun
noktası.
Siz ilişkiyi beslediniz mi? Çiçeği suladınız
mı? Benim kişisel katkım da şu: Bütün ilişkiler
bir süre sonra kısır bir döngüye dönüşüyor.
Eğer, egonuza yenilir ve “ben onu mutlu etmek
için bu kadar fedakarlık yaptım, sıra onda” ve
“neden ben, o yapsın” tuzaklarına düşerseniz,
negatif kısır döngü girdabına girer ve
kesinlikle mutsuz olursunuz. Kısır döngüyü siz
yaratın, ama pozitif olarak. Aslında bu da bir
alışveriş, ve burada da bir terazi var. Ama,
herkes kendi kefesini dolduracağına, siz onun
kefesini doldurun o sizinkini.
Dengeyi böyle kurmaya çalışın. Yani “onun
beni mutlu etmesini istiyorum, beni mutlu etmek
için kendisini borçlu hissetmesini istiyorum, o
halde onu nasıl mutlu edebilirim” kısır
döngüsüne girin. Bu karşılıklı olsun. Olmazsa,
karşınızdaki buna karşılık vermezse, zaten
yazının başındaki yanlışlardan birini yapmış ve
yanlış biriyle evlenmişsiniz demektir. Ama
olursa, harika olur.
Bilinen hikayedir. Çeşitli versiyonları var.
Adam ölmüş, günahları-sevapları eşit. Seçimi ona
bırakıyor ve önce cehennemi , sonra da cenneti
gösteriyorlar. Cehennemde iki ucu da sonsuza
giden bir masanın üstünde bütün güzel yemekler,
cennet taamı, kuş sütü bile var.
Ama masada oturanların ellerindeki kaşıklar,
kollarından daha uzun. Kaşıklara doldurdukları
lezzetleri bir türlü ağızlarına götüremiyorlar.
İşkencenin en ölümcülü. Cennete gidiliyor. Masa
aynı masa, yiyecekler, hatta kaşıklar bile aynı.
Ama cennettekiler, uzun kaşıkları birbirlerinin
ağzına götürerek, hem karşılarındakileri
besliyorlar, hem de kendileri yiyorlar.
Yeryüzü cenneti zor değil. Terazide onun
kefesini doldurmaya başlayın. Pazar sabahları
gazete ve onun sevdiği pastanenin poğaçalarını
almaya gittiğinizde, sapları kısa da olsa, küçük
bir gül demeti alın, onu uyandığında görmesi
için yastığınızın üstüne koyun.
Ona gereksiz ve küçük e-mail’ler gönderir,
gün içinde duyduğunuz bütün komik fıkraları
telefonla hemen ona anlatın. Beraber gittiğiniz
alışverişte, kararsız kaldığında ona iki bluzu
da alın. Bütçeniz o sırada kısıtlı olsa da, size
son derece komik gelse de, onun istediği komik
mutfak ve banyo malzemelerini, onu teşvik ederek
hatta zorlayarak alın.
Siz onu öyle görseniz de, onun da ikna olması
için dünyadaki en güzel hamile olduğunu ona
defalarca anlatın, size doğuracağı -çünkü
gerçekten onları size doğurmaktadır- çocukları
ne kadar heyecanla beklediğinizi, üstelik
çocukların ona ve onun komik yanlarına
benzemesini istediğinizi söyleyin. Küçük bir
çocuk gibi hissedip, büyük bir insan olduğu için
ağlayamadığında, ona sarılın ve sadece saf
şefkat gösterin. Emin olun o da karşılığını
verir, hem de belki de aslında sizin hak etmemiş
olduğunuz kadarını da verir.
Mutlu evli çift vardır, ama bunun için çaba ve
özen gösterdikleri için mutludurlar. Bu dünya
üzerinde çaba gösterilmeden elde edilen hiç bir
şey yok. “Allah öyle yarattığı” için sonsuza dek
süren mutluluklar da. Ama her şeyin size ve
tercihlerinize bağlı olduğu gibi bu da size ve
tercihlerinize bağlı.
|